Diye’ için Arşiv

Hz. Mehdi (a.s.) Gizli ve Aniden Çıkacak

29 Temmuz 2010 Yazan Harun Yahya
ed Hz. Mehdi (a.s.) Gizli ve Aniden Çıkacak Hz. Mehdi (a.s.) Gizli ve Aniden Çıkacak ed Hz. Mehdi (a.s.) Gizli ve Aniden Çıkacak - Ahmed b. Muhammed İmam Hasan Mücteba’ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor.

“Dedem Resullullah’a sordum: Biz Ehl-i Beyt’ten Kaim ne zama kıyam edecektir? Buyurdu: Ey Hasan! O, yere ve göğe pek ağır gelen “o saat” e benzer, aniden / birdenbire zuhur edecektir.”

- Kumeyt b. Zeyd el-Esedi, İmam M. Bakır’dan rivayet ediyor.

“Allah’ın Resulünden bir konuda (yani Hz. Mehdi (a.s)’nin kıyamı hakkında) soruldu; buyurdu: O, “saat” e benzer, ancak aniden zuhur edecektir.”

- Dı’bil b. Ali el-Hüzai, İmam Rıza’dan rivayet ediyor:

“Resullullah’a; Ey Allah’ın Resulü, soyunuzdan olan Kaim ne zaman kıyam edecek, diye soruldu. (Efendimiz) buyurdu; O, ‘O saate’ (kıyamet olacağı ana) benzer, onun zamanını Allah’tan başkası bilmez.. Ancak aniden vuku bulur.

- Hazzaz Kummi: Ahmed b. Muhammed b. Münzir, rivayet ediyor:

Ali oğlu Hasan buyurdu: Dedem Resulullah’a sordum: Biz Ehl-i Beyt’ten olan Kaim ne zaman zuhur edecektir? Buyurdu: “Ya Hasan, kuşkusuz ki onun zuhuru kıyametin oluşuna benzer: “… O göklere de, yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir…

- Şeyh Saduk: Dı’bil Hüzai rivayet ediyor: İmam Rıza buyurdu: Bana babam aktardı, ona da babası, ona da babalarından aktarılmıştır:

Peygamber’e soruldu: Ey Allah’ın Resulü soyunuzdan olan Kaim ne zaman zuhur edecek, buyurdu: “Onun benzeri kıyamettir, şöyle ki: “… onu tam zamanında ortaya çıkaracak olan, yalnız O (Allah)’dur. O göklere de, yere de ağır gelmiştir, o size ansızın gelecektir…

“Ey Resulullah’ın oğlu peki o ne zaman zuhur edecek?” diye sordum, buyurdu:

“Andolsun ki bunu Allah’ın Resulü’ne sordular, buyurdu ki; Onun benzeri kıyamettir: Aniden meydana gelir. (Kıyamet aniden meydana geldiği gibi Hz. Mehdi (a.s) de aniden zuhur edecektir)

- Züraret b A’yur rivayet ediyor:

“İmam Muhammed Bakır’a; Allah-u Teala’nın: “Aniden / birdenbire gelecek olan saatten başkasını beklemezler ki,” buyruğu hakkında sordum. Buyurdu: Maksat Hz. Kaim’in zuhur “zamanını” beklemektedir…”

Popularity: unranked [?]

Risalelerde Ehli Beyt ve Seyyidlik Konusu (Osmanlıca)

20 Temmuz 2010 Yazan Harun Yahya
ed Risalelerde Ehli Beyt ve Seyyidlik Konusu (Osmanlıca) Risalelerde Ehli Beyt ve Seyyidlik Konusu (Osmanlıca) ed Risalelerde Ehli Beyt ve Seyyidlik Konusu (Osmanlıca) 1.
Altıncısı:
Nurun şakirtlerinden bazılarının Nurlardan fevkalâde iman hüccetlerini ve sarsılmaz, aynelyakîn ulûm-u imaniyeyi görüp istifade ettiklerinden, bu bîçare tercümanına bir nevi teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nev’inde ziyade hüsn-ü zanla müfritâne methetmeleriyle beni suçlu gösterene derim:

Ben âciz, zayıf, gurbette, menfî, yarım ümmî, aleyhimde propaganda ile halkı benden ürkütmek hâleti içinde Kur’ân’ın ilâçlarından ve imanî ve kudsî hakikatlerinden dertlerime tam derman olarak kendime bulduğum zaman, bu millete ve bu vatan evlâtlarına dahi tam bir ilâç olacağına kanaat getirdiğim için, o kıymettar hakikatleri kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inayet-i İlâhiye bana sadık, has, metin yardımcıları verdi.

Elbette ben onların hüsn-ü zanlarını ve samimâne medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdirle kırmak, o hazine-i Kur’âniyeden alınan Nurlara bir ihanet ve adavet hükmüne geçer. Ve o elmas kalemli ve kahraman kalbli muavinleri kaçıracak diye, onların âdi, müflis şahsıma karşı medh ü senâlarını, asıl mal sahibi ve bir mânevî mucize-i Kur’âniye olan Risale-i Nur’a ve has şakirtlerinin şahsiyet-i mâneviyesine çeviriyordum. “Benim haddimden yüz derece ziyade hisse veriyorsunuz” diye bir cihette hatırlarını kırıyordum. Acaba hiç bir kanun, müstenkif ve razı olmayan bir adamı başkaların onu methetmesiyle suçlu yapar mı ki, kanun namına hareket eden resmî memur beni suçlu yapıyor? Hem neşrettiğimiz aleyhimizde yazılan kararnamenin elli dördüncü sayfasında, “Ahirzamanın o büyük şahsı neslen âl-i beytten olacak. Biz Nur şakirtleri, ancak mânevî âl-i beytten sayılabiliriz… (Şualar, Sayfa 390)

2.
55:
“Hazret-i Ali’nin (r.a.) ilm-i hakikat itibariyle şakirdi olduğumdan, mânevî evlâdı olabilirim” demesiyle kendine atfedilen makamlara liyakatini kabul etmiş görülmektedir.

Bedî’ mânâsında olan Celcelûtiye kasidesinde (Hz. Ali (r.a.) tarafından telif edilen bir kasîde) İmam-ı Ali’nin (r.a.) çok cihetlerle Risale-i Nur’a sarahat derecesine yakın işarâtı içinde, Bediüzzaman ismini Risale-i Nur’a vermesinden, bana emaneten verilen o ismi Risale-i Nur’a iade ettiğimi yazmışım. Bununla beraber, “Ben de mânevî âl-i beytten sayılabilirim” demekten maksadım, bir kısım müçtehidlerin, “onun âilesine ve ashabına selâm olsun” duasında, “seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler” dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir. Yoksa, o hatâkârane mânâ hiç hatırıma gelmemiş. (Şualar, 14. Şua, sayfa: 358 )

3.
Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirtlerin bu itikatlarına göre, bana karşı demişler ki:

“Eğer mehdilik dava etse, bütün şakirdleri kabul edecekler.” ben de onlara demiştim: “ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahir zamanın o büyük şahsı, al-i beytten (Peygamberimiz (s.a.v.)’in neslinden) olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde onnada hakiki Nur şakirtlerine şamil olmasından, ben de Al-i Beytten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı manevi zamanı olmasından hakikat dersini aldım ve Al-i Muhammed Aleyhisselam bir madan ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsi makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlasa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsi ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlası bozmamak için, uhrevi makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum” dedim, o ehl-i vukuf sustu.
(Emirdağ Lahikası, Sayfa 232,233)

4.
İddianamede benim hakkımda dört esas var:

Birinci Esas: Güya bende tefahhur ve hodfüruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum.

Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ denizli’deki ehl-i vukuf, “eğer said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerine mukabil, said itiraznamesinde demiş ki: “ben seyyid değilim. Mehdi seyyid olacak.” diye onları reddetmiş.
5.
Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkar ve duhul ile huruc haram oldukları gibi… Hadis ve Kuran’da dahi, ziyade veya noksan etmek memnu’dur.
Fakat ziyade etmek, nizamı bozduğu ve vehme kapı açtığı için, daha zararlıdır. Noksana cehil bir derece özür olur. Fakat ziyade etmek, ilimle olur. Âlim olan mâzur değildir. Kezalik, dinden birşeyi fasl veya olmayanı vasl etmek, ikisi de caiz değildir. (Muhakemat, sayfa: 46)

Popularity: unranked [?]

Hz. Ali Kaside-i Ercüze’de Peygamberimiz (s.a.v.)’in Adının Adnan Olduğunu Belirtmiştir

15 Temmuz 2010 Yazan Harun Yahya
ed  	Hz. Ali Kaside i Ercüzede Peygamberimiz (s.a.v.)’in Adının Adnan Olduğunu Belirtmiştir
Hz. Ali Kaside-i Ercüze'de Peygamberimiz (s.a.v.)’in Adının Adnan  Olduğunu Belirtmiştir ed  	Hz. Ali Kaside i Ercüzede Peygamberimiz (s.a.v.)’in Adının Adnan Olduğunu Belirtmiştir Bir olay üzerine Hz. Ali kendisine Ebu Turab künyesini veren Peygamberimiz (s.a.v.)’e; “Hadi olan Mustafa Adnan Peygamber” diye hitap eder.

“Bundan dolayı iki isim sahibi oldu. Bir de künye ki daha önce hiç duymamıştım, Ebu Turab ki bu bana künyeyi vermişti, ‘Hadi olan Mustafa Adnan Peygamber’.”

Hazrat Ali Reveals in Al-Qasidat Al-Urjuzah That Our Prophet’s (saas) Name Is Adnan

ed  	Hz. Ali Kaside i Ercüzede Peygamberimiz (s.a.v.)’in Adının Adnan Olduğunu Belirtmiştir Hazrat Ali Reveals in Al-Qasidat Al-Urjuzah That Our Prophet’s  (saas) Name Is Adnan ed  	Hz. Ali Kaside i Ercüzede Peygamberimiz (s.a.v.)’in Adının Adnan Olduğunu Belirtmiştir It is narrated that following one event Hazrat Ali addressed our Prophet (saas), who gave him the title of Abu Turab, as “The Prophet Mustafa Adnan the Hadi.”

“I therefore came to have two names. And there is the title I had never heard before. He gave me this title, Abu Turab: The Prophet Mustafa Adnan the Hadi…”

Popularity: unranked [?]

Bediüzzaman ‘Mehdi’ değildir çünkü Bediüzzaman, ‘Hz. Mehdi (A.S.)’in ‘Seyyid olacağını’; kendisinin ise ‘Seyyid olmadığını’ açıklamıştır

13 Temmuz 2010 Yazan Harun Yahya

Bediüzzaman ‘Mehdi’ değildir çünkü Bediüzzaman, ‘Hz. Mehdi (A.S.)’in ‘Seyyid olacağını’; kendisinin ise ‘Seyyid olmadığını’ açıklamıştır

Bediüzzaman, kendisinin ‘Mehdi’ olmadığını delillendirmek amacıyla, eserlerinde birçok kez Hz. Mehdi (a.s.)’ın hadislerde bildirildiği gibi “seyyid”, yani “Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen bir kimse” olacağını, “KENDİSİNİN İSE SEYYİD OLMADIĞINI” belirtmiştir. Bediüzzaman’ın bu konuya açıklık getirdiği sözlerinden bazıları şöyledir:

… Rivayetlerde, Ahir Zaman’ın alâmetlerinden olan ve ÂL-İ BEYT-İ NEBEVİ’DEN HAZRET-İ MEHDİ’NİN (Radıyallahü Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. (Şualar, Beşinci Şua, On Dokuzuncu Mesele, s. 465)

… Ben de onlara demiştim: “BEN, KENDİMİ SEYYİD (Peygamberimiz’in soyundan) BİLEMİYORUM. BU ZAMANDA NESİLLER BİLİNMİYOR. HALBUKİ ÂHİR ZAMANIN O BÜYÜK ŞAHSI, ÂL-İ BEYT’TEN (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) OLACAKTIR. (Emirdağ Lâhikası-1, 206. Mektup, s. 339)

… HEM MEHDİLİK İSNADINI HİÇ KABUL ETMEDİĞİMİ BÜTÜN KARDEŞLERİM ŞEHADET EDERLER. Hatta Denizli’deki ehli vukuf eğer Said Mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: “BEN SEYYİD DEĞİLİM MEHDİ SEYİD OLACAK” DİYE ONLARI REDDETMİŞ… (Şualar, On Dördüncü Şua, s. 365)

Bediüzzaman tüm bu sözleriyle ‘seyyid olmadığını’ çok kesin ifadelerle açıklamıştır. Bunun yanı sıra Bediüzzaman’ın “Biz ancak manevi seyyid olabiliriz” şeklindeki açıklamaları da yine Bediüzzaman’ın seyyid olmadığına açıklık getiren bir başka delildir:

“ÂHİR ZAMAN’IN O BÜYÜK ŞAHSI (Hz. Mehdi (a.s.)) NESLEN ÂL-İ BEYTTEN (soy olarak Hz. Muhammed (sav)’in soyundan) OLACAK. BİZ NUR ŞAKİRTLERİ, ANCAK MÂNEVÎ ÂL-İ BEYTTEN (manevi anlamda birer seyyid) SAYILABİLİRİZ. … (Şualar, s. 390)

… “Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri (talebeleri) kabul edecekler”. Ben de onlara demiştim: BEN, KENDİMİ SEYYİD (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) BİLEMİYORUM. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki AHİR ZAMAN’IN O BÜYÜK ŞAHSI AL-İ BEYT’TEN (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) OLACAKTIR. GERÇİ MANEN BEN HAZRET-İ ALİ’NİN (R.A.) BİR VELED-İ MANEVİSİ (manevi evladı) HÜKMÜNDE ONDAN HAKİKAT DERSİNİ ALDIM VE AL-İ MUHAMMED ALEYHİSSELAM (Peygamberimiz (sav)’in soyundan olanlar) BİR MANADA HAKİKİ NUR ŞAKİRTLERİNE ŞAMİL OLMASINDAN (gerçek Nur talebelerini kapsamasından dolayı) BEN DE AL-İ BEYTTEN (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) SAYILABİLİRİM.

(Emirdağ Lâhikası, 206. Mektup, s. 340) (Şualar, On Dördüncü Şua, s. 557)

Bununla beraber, “BEN DE MÂNEVÎ ÂL-İ BEYTTEN SAYILABİLİRİM” DEMEKTEN MAKSADIM, BİR KISIM MÜÇTEHİDLERİN, “ONUN ÂİLESİNE VE ASHABINA SELÂM OLSUN” DUASINDA, “SEYYİD OLMAYAN, FAKAT EHL-İ TAKVÂ BULUNANLAR O DUADA DAHİLDİRLER” DEDİKLERİNDEN, O UMUMÎ DUADA BENİM DE BİR HİSSEM BULUNMASI İÇİN RİCAKÂRÂNE BİR TEVİLDİR. Yoksa, o hatâkârane mânâ (hatalı anlam) hiç hatırıma gelmemiş. (Şualar, 14. Şua, s. 358 )

Dolayısıyla bu da Bediüzzaman’ın ‘Mehdi’  olmadığının en açık delillerinden biridir. Nitekim Bediüzzaman da, kendisine yöneltilen Mehdilik yakıştırmasını kabul etmediğini anlatırken, seyyid olmayışının, ‘Mehdi’ olamayacağının delillerinden biri olduğunu belirtmektedir. Bu durumda eğer Bediüzzaman “Hayır, ben ‘Mehdi’ değilim, çünkü seyyid de değilim” diyorsa, buna inanmak gerekir.

Ayrıca Said Nursi eğer seyyid olmuş olsaydı, bunu gizlemesi için hiçbir sebep yoktur. Çünkü seyyid olmak, saklanması gereken bir özellik değildir. Tam aksine Peygamber Efendimiz (sav)’in neslinden olmak Müslümanlar için büyük bir şereftir. Dolayısıyla Bediüzzaman seyyid olsaydı, bunu hiçbir şekilde gizlemez ve açıkça ifade ederdi. Peygamberimiz (sav)’in soyundan olduğunu ifade etmekten büyük bir onur duyardı. Kendisine ‘Mehdi olup olmadığı’ sorulduğunda; “Evet seyyidim, ama ‘Mehdi’ değilim” derdi. Zira çünkü Bediüzzaman bizzat kendisi eserlerinde, “seyyid olan bir kişinin seyyidliğini gizlemesinin Kuran ahlakına uygun olmadığını” belirtmiştir:

… SEYYİD OLMAYAN “SEYYİDİM” VE SEYYİD OLAN “DEĞİLİM” DİYENLER, İKİSİ DE GÜNAHKAR; VE DUHUL İLE (dahil olarak) HURUC (isyan) HARAM OLDUKLARI GİBİ… hadis ve Kuran’da dahi, ziyade veya noksan etmek memnu’dur (yasaklanmıştır)… (Muhakemat, Birinci Makale, Unsuru’l-Hakikat, On İkinci Mukaddeme, s. 52)

Bediüzzaman’ın bu sözü çok açıktır. İslam ahlakına göre, seyyid olan bir kişi hiçbir nedenle bunu gizleyemez, saklayamaz. Seyyid olmayan bir kişi de “ben seyyidim” diyemez. Bu durumda Bediüzzaman da eğer seyyid olmuş olsaydı, hiçbir şekilde bu gerçeği gizleme yoluna gitmezdi.

Bunun yanı sıra her seyyid olan kişi, mutlaka ‘Mehdi’ olacak diye bir durum da söz konusu değildir. Dünya üzerinde milyonlarca seyyid olan insan bulunmaktadır. Bir kişinin seyid olması ‘Mehdi’ olmasını gerektirmediği için seyyid olan her insan bu gerçeği rahatlıkla dile getirebilir.

Dahası Bediüzzaman “Benim bu konudaki tek eksikliğim seyidliğim, eğer seyid olsaydım ‘Mehdi’ olurdum” da dememiştir. Çünkü zaten eğer Bediüzzaman seyyid olmuş olsaydı bile, Hz. Mehdi (a.s.)’ın diğer alametleri kendisinde oluşmadığı için yine de ‘Mehdi’ olmadığı çok açık bir şekilde ortadadır.

Zira Bediüzzaman, risalelerinde Hz. Mehdi (a.s.)’ın tüm özelliklerini ve ortaya çıktığında yapacağı benzersiz faaliyetleri uzun uzun açıklamış ve bunların hiçbirinin kendi yaşadığını dönemde henüz gerçekleşmediğini belirtmiştir.

18 Bediüzzaman Mehdi değildir çünkü Bediüzzaman, Hz. Mehdi (A.S.)in Seyyid olacağını; kendisinin ise Seyyid olmadığını açıklamıştır

Popularity: 27% [?]

Kabir azabı, sebepleri, mü’min ve kâfirin hâli

06 Temmuz 2010 Yazan Harun Yahya

Kabir azabı, sebepleri, mü’min ve kâfirin hâli

Kâfirler ve günahkâr olan bazı mü’minler için kabir azabı haktır.

Hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“İdrardan sakınınız! Zira kabirdekilerin çoğunun çektikleri azap o yüzdendir.”(1)

Yine Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), “Allah mü’minleri, dünya hayatında ve âhirette hak bir söz üzerinde sabit kılar”(2) âyeti, kabir azabı hakkında indirildi buyurmuştur.

Allah Teâlâ’nın affettiği, azap çektirmeyi istemediği bazı günah sahipleri ise azap görmeyecektir.

İbâdet ve tâat ehlinin, sâlih amel sahiplerinin kabirde, Cenâb-ı Hakk’ın bildiği ve dilediği şekilde nimet içinde bulunmaları da haktır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) bir mezarlıktan geçerken iki kabirdeki ölünün bazı ufak şeylerden dolayı azap gördüklerini müşahede etti. Bunlardan birinin koğuculuk ve bozgunculukla çok yakından ilgisi vardı. Diğeri de idrar yaparken ihtiyatlı davranmaz, (sıçrıntılardan) sakınmazdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz bir yaş ağaç dalı istemiş ve ikiye bölmüş, birini bir kabre, diğerini de öbürüne diktikten sonra şöyle buyurmuştur: ‘Umulur ki bu yaş ağaçlar kuruyuncaya kadar azapları hafifler.”(3)

Yine kabirde Münker ve Nekir’in sual sorması da haktır. Bu iki melek kabre girerek ölüye,

- ‘Rabbin kimdir?

- Dinin hangi dindir?

- Peygamberin kimdir?’ diye sorduğunda, mü’min şu cevabı verir:

‘Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed’dir (s.a.v.).

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ölü mezara gömülünce, gözleri mavi olan iki siyah melek gelir. Bunların birine Münker, diğerine Nekir adı verilir. Ona derler ki:

- ‘Şu zat (Muhammed s.a.v.) hakkında ne dersin?’

O da şöyle cevap verir:

- ‘O Allâh’ın kulu ve resûlüdür. Ben şehâdette bulunurum ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed de onun kulu ve resûlüdür.’

Bunun üzerine melekler:

- ‘Biz senin böyle söyleyeceğini zaten bilmekte idik’ derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler; sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır, aydınlatılır. Daha sonra ise melekler ölüye:

- ‘Yat ve uyu’ derler. O da:

- ‘Âileme gidin de durumu haber verin’ der.

Melekler:

- ‘Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et’ derler.

Ölü münâfık olursa, meleklerin sualine:

- ‘Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum, başka bir şey bilmiyorum’ diye cevap verir.

Melekler de:

- ‘Böyle diyeceğini zaten biliyorduk’ derler.

Daha sonra arz’a/yeryüzüne, ‘Alabildiğine sıkıştır’ diye hitap edilir. Yer de başlar adamı cendere gibi sıkıştırmaya… O kadar ki, kemikleri hurdahaş olur. Mahşer gününe kadar mezarda böyle işkence görür.”(4)

Halıs ece
DİPNOTLAR
(1) Münavi, Feyzu’l-Kadir, 3, 29.
(2) İbrahim suresi, 14/27.
(3) Müslim Sahih, İman, 34.
(4) Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 70.

Popularity: unranked [?]

KURAN’DA AHİR ZAMANA VE HZ. MEHDİ (A.S.)’YE İŞARET EDEN AYETLER

15 Haziran 2010 Yazan Harun Yahya

KURAN’DA AHİR ZAMANA VE HZ. MEHDİ (A.S.)’YE
İŞARET EDEN AYETLER

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. (Kasas Suresi, 5)

Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek onun halkı yalvarıp-yakarsınlar diye, mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk (yoksulluk) ve sıkıntıyla yakalayıvermişiz. (Araf Suresi, 94)

Andolsun, senden önceki ümmetlere (peygamberler) gönderdik de onları dayanılmaz zorluk (yoksulluk) ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye. (Enam Suresi, 42)

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)

İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır. (Rum Suresi, 41)

Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı. (Nahl Suresi, 112)

Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)

… Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. (Meryem Suresi, 59)

Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır… (Taha Suresi, 124)

Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik. (Araf Suresi, 96)

Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı. (Hud Suresi, 116)

O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez. (Bakara Suresi, 205)

***

Gerçekten sen, gönderilen (elçi)lerdensin. Dosdoğru bir yol üzerinde(sin). (Yasin Suresi, 3-4)

Kitap ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar, (bulundukları durumdan) kopup-ayrılacak değillerdi. (O delil de) Allah’tan gönderilmiş bir elçi (ki,) tertemiz sahifeleri okumaktadır; onların içinde dosdoğru ‘yazılı-hükümler’ vardır. (Beyyine Suresi, 1-3)

İçlerinden bir adama: “İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri katında ‘gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver” diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkar edenler: “Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür” dediler. (Yunus Suresi, 2)

Her ümmetin bir resulü vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar. (Yunus Suresi, 47)

Müşrikler istemese de o dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur. (Tevbe Suresi, 33)

Ki O, elçilerini hidayetle ve hak din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şahid olarak Allah yeter. (Fetih Suresi, 28)

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cehd eden (çaba harcayan) ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)

Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola iletip-yönelten önderler kıldık; onlar bizim ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı. (Secde Suresi, 24)

Dedi ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size Benden bir yol gösterici gelecektir; kim Benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz.” (Taha Suresi, 123)

Doğruyu getiren ve doğrulayanlara gelince; işte onlar muttaki (takva sahibi) olanlardır. (Zümer Suresi, 33)

***

Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir. (Enfal Suresi, 39)

İnkar edenlere de ki: “Yakında yenilgiye uğratılacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz.” Ne kötü yataktır o. (Al-i İmran Suresi, 12)

Bizim uğrumuzda cehd edenlere (çaba harcayanlara), şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah, ihsan edenlerle beraberdir. (Ankebut Suresi, 69)

Musa kavmine: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah’ındır; ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir.” dedi. Dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık.” (Musa:) “Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak, böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek”  dedi. (Araf Suresi, 128-129)

O, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve batılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu.) (Enfal Suresi, 8)

Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size. (Enbiya Suresi, 18)

De ki: “Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir. De ki: “Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.” (Sebe Suresi, 48-49)

De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur. (İsra Suresi, 81)

Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. (Tevbe Suresi, 32)

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157)

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. (Saff Suresi, 8)

Sonra biz, elçilerimizi ve iman edenleri böyle kurtarırız; mü’minleri kurtarmamız bizim üzerimize bir haktır. (Yunus Suresi, 103)

Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257)

Dediler ki: “Eğer seninle birlikte hidayete uyacak olursak, yerimizden (yurdumuzdan ve konumumuzdan) çekilip-kopartılırız.” Oysa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün aktarılıp toplandığı, güvenli bir harem’de yerleşik kılmadık mı? Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Kasas Suresi, 57)

İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun refah içinde şımarıp azan önde gelenleri (şöyle) demişlerdir: ‘Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz’(O peygamberlerden her biri şöyle) Demiştir: ‘Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı? Onlar da demişlerdi ki: ‘Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız’. (Zuhruf Suresi, 23-24)

***

Gönderilmişlere selam olsun. (Saffat Suresi, 181)

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir; onları sana bir hak olarak okuyoruz. Sen de gönderilen elçilerdensin. (Bakara Suresi, 252)

… Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 148)

Ve derlerdi ki: “Biz, ünlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz?” Hayır, o, hakkı getirmiş ve gönderilen (elçi)leri de doğrulamıştı. (Saffat Suresi, 36-37)

Andolsun, gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. Ve hiç şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır. (Saffat Suresi, 171-173)

Andolsun senden önce de elçiler yalanlandı; onlara, yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah’ın sözlerini (va’dlerini) değiştirebilecek yoktur. Andolsun, gönderilenlerin haberlerinden bir bölümü sana da geldi. (Enam Suresi, 34)

Birbiri ardınca gönderilenlere andolsun (Mürselat Suresi, 1)

Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saff Suresi, 9)

***

Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara vaadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir… (Nur Suresi, 55)

Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr Suresi, 1-3)

Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur’da da: “Şüphesiz Arz’a salih kullarım varisçi olacaktır” diye yazdık. (Enbiya Suresi, 105)

Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir. (Ahzab Suresi, 27)

Sonra, nasıl yapıp-davranacaksınız diye gözlemek için, onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. (Yunus Suresi, 14)

… Kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (Neml Suresi, 62)

Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir. (Hac Suresi, 41)

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)

Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah’ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir. (Şuara Suresi, 227)

Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz’afları) mirasçılar kıldık… (Araf Suresi, 137)

Allah, yazmıştır: “Andolsun, ben galip geleceğim ve elçilerim de.” Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)

Allah’ı, sakın elçilerine verdiği sözden dönen sanma. Gerçekten Allah azizdir, intikam sahibidir. (İbrahim Suresi, 47)

Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır). Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ‘yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)

Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana ‘üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 1-3)

… Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı. (Fetih Suresi, 27)

Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Yunus Suresi, 64)

De ki: “Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz.” (Taha Suresi, 135)

Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır. (Hac Suresi, 40)

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de… (Nisa Suresi, 59)

“Korkma” dedik. “Muhakkak sen üstün geleceksin.” (Taha Suresi, 68)

***

Gerçekten Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak bir ticareti umabilirler. (Fatır Suresi, 29)

Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)

Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabbiniz var. (Sebe Suresi, 15)

Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)

Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 25-26)

De ki: “Şüphesiz ‘lutuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir. O, kime dilerse rahmetini tahsis eder, Allah büyük ‘lutuf ve ihsan (fazl)’ sahibidir.” (Al-i İmran Suresi, 73-74)

Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Bakara Suresi, 269)

Popularity: unranked [?]

GÜNÜN VİDEOSU

Harun Yahya (Adnan Oktar) Mehdi Oldugunu İddaa Etmişmidir?

DEVAMINI BURDAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.