Ki’ için Arşiv
Ali İmran suresi, 20. ayette geçen; de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.” ifadesinin ebcedi 2028 yılını vermektedir.
24 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaAli İmran suresi, 20. ayette geçen; de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.” ifadesinin ebcedi 2028 yılını vermektedir.
| Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, DE Kİ: “BEN, BANA UYANLARLA BİRLİKTE, KENDİMİ ALLAH’A TESLİM ETTİM.” Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: “Siz de teslim oldunuz mu?” Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir. (Al-i İmran Suresi, 20) |
Arapça Okunuşu: Fe in haccuke fe kul eslemtu vechiye lillahi ve men ittebeani ve kul lilleziyene utuu elkitabe ve elummiyyine e eslemtum fe in eslemuu fe kad ihtedev ve in tevellev fe innema aleyke elbelagu ve Allahu basiyrun bilibadi
…de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.”…
Fe kul eslemtu vechiye lillahi ve men ittebeani
80 + 130 + 531 + 24 + 65 + 6 + 90 + 523 = 1449 / 2028 (Şeddesiz)

24 Ağustos 2010
Popularity: unranked [?]
Ali İmran suresi’nin, 26. ayetinde geçen ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin “…. ifadesinin ebced değeri 1981 yılını vermektedir.
24 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaAli İmran suresi’nin, 26. ayetinde geçen ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin “…. ifadesinin ebced değeri 1981 yılını vermektedir.
| De ki: “EY MÜLKÜN SAHİBİ ALLAH’IM, DİLEDİĞİNE MÜLKÜ VERİRSİN ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin.”Ali İmran Suresi, 26 |
Arapça Okunuşu: Kul Allahumme malike elmulki tu’ti elmulke men teşau ve tenziu elmulke mimmen teşau ve tuizzu men teşau ve tuzillu men teşau bi yedike elhayru inneke ala kulli şey’in kadiyrun
…”Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin…
Allahumme maliku elmulki tu’ti elmulke men teşau
76 + 91 + 90 + 811 + 121 + 90 + 702 = 1981 (Şeddesiz)

24 Ağustos 2010
Popularity: unranked [?]
‘Söylenmek’ çirkin bir cahiliye alışkanlığıdır
15 Ağustos 2010 Yazan Harun Yahya‘Söylenmek’ çirkin bir cahiliye alışkanlığıdır
İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün ‘boş ve amaçsız olanını’ satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.(Lokman Suresi, 6)
Bazı insanlar, gün boyunca karşılaştıkları konular hakkındaki düşüncelerini, sürekli olarak ‘kendi kendilerine söylenerek’ dile getirirler. Kimi zaman rahatsızlık duydukları bir şey, kimi zaman aksaklık olduğunu düşündükleri bir konu, kimi zaman gördükleri yanlış bir tavır, duydukları bir söz bu kimselerin, fazla düşünmeden hemen bu konulardaki rahatsızlıklarını ifade etmelerine neden olur.
Aslında insanın hatalı olduğunu gördüğü bir şeyi dile getirmesi elbetteki yanlış değildir. Ama, bu konuşmanın yanlış olmaması için, amacın mutlaka -Allah rızası için- ‘o yanlışı düzeltmek’ olması gerekir. Bir de eğer ortada hatalı bir tavır, söz ya da olay varsa, o zaman bunun mutlaka konuyu halledebilecek olan ilgili kişilere iletilmesi gerekir. Ve aynı zamanda da, yapılan yanlışın olabilecek en güzel, en hikmetli en isabetli sözlerle karşı tarafa açıklanması gerekir.
İşte ‘söylenme’ alışkanlığında, bu sayılan hedeflerin hiçbiri yoktur.Amaç, yalnızca kişinin aklına gelenleri söyleyerek ‘sinirini ve öfkesini gidermesi’dir. Bu da, söylenmenin ne kadar boş ve yanlış bir tavır olduğunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Örneğin, “Bunu buraya kim koydu?”, “Şuraya bak, kaç gündür burayı hiç temizleyen olmamış!”, “Ne kadar gürültü yapıyorlar!”, “Ne kadar çok soru soruyorlar?”, “Bak yine bunu yanlış yapmış, kaç kere tarif ettim!”, “Yine etrafını dağınık bırakmış!” gibi söylenme çeşitleri, çoğu insanın hiç düşünmeden ağız alışkanlığıyla gün boyu tekrarladığı bilinen cümlelerdendir.
Bazen de söz konusu insanlar, başkalarına yönelik değil de, kendi yaşadıkları olaylar hakkında sürekli olarak söylenirler.
“Çok acıktım.”, “Hiç uyuyamadım.”, “Çok uykusuzum.”, “Nasıl yetiştireceğim, çok az vaktim kaldı.”, “Çok geç kaldım.”, “Çok hastayım.”, “Başım ağrıyor.”, “Nasıl bitireceğim ben bunu?”, “Hiç halim yok!”, “Canım hiç kalkmak istemiyor.”, “Çok üşüyorum.”, “Çok sıcak.”,“Bugün çok işim var, hepsini aynı anda nasıl yapayım?” gibi, günlük hayatları hakkındaki hemen her konudaki olumsuz düşüncelerini, bir yandan işlerini yaparak, bir yandan da sesli olarak sürekli anlatırlar.
Tüm bu konuşmaların ortak noktası ise, önceki satırlarda da belirtildiği gibi, ortada bunlara bir çözüm bulma hedefinin olmamasıdır. Amaç, sadece duyulan rahatsızlığı dile getirmektir. Nitekim çözüme yönelik tedbirler alınmadığı ve bu yönde girişimde bulunulmadığı için, rahatsız edici durumlar da sürekli devam eder. Dolayısıyla bu kişi de alıştığı şekilde bunlardan yakınmayı sürdürür.
Oysa Kuran ahlakına göre, bir insan çevresinde gördüğü her şeyden, duyduğu her sesten, şahit olduğu her olaydan sorumludur. Eğer ortada yanlış bir şey varsa, ‘bunu düzeltmek ya da bunun düzelmesi için çaba harcamak’, müminin sorumluluğudur. Dolayısıyla müminin, rahatsız edici bir konuya bakış açısı, öncelikle ‘bunu çözüme kavuşturmak’ yönünde olmalıdır.
Bunun yanı sıra kişiler, söylenmelerine ve yakınmalarına şahit olan insanların da bu durumdan duyabilecekleri rahatsızlığı gözardı ederler. Oysa ki bir insanın yanında, yaşadığı hemen her şeyden şikayet eden bir kişi olması, hem manen hem de fiziksel açıdan çok yorucu ve yıpratıcıdır.
En başta, söylenen kişinin içerisinde bulunduğu ruh halinin Kuran’a uygun olmaması ve tümüyle cahiliyeye ait bir ahlak yaşaması, bunu gören müminlerde ciddi bir yadırgamaya ve rahatsızlığa sebep olur. Çünkü söylenen insan çevresine, ‘herşeyi Allah’ın yarattığını, her olayda hayır ve hikmet olduğunu, herşeyin bir kader dahilinde ve insanların imtihanları için özel yaratılan olaylar olduğunu unuttuğu’ izlenimini verir. Zorluklara ve aksaklık gibi görünen, sabır gösterilmesi, fedakarlıkta bulunulması beklenen olaylara, Kuran ahlakıyla karşılık vermesi gerektiğinden gafil olduğu şüphesini oluşturur. Kişi, Kuran’da bildirilen, ‘öfkelenilecek bir şeyle karşılaştığında, öfkesini yenmek; sözün en güzelini söylemek; insanlara en güzel şekilde öğüt verip, iyiliği emredip kötülükten men etmek’ gibi ahlak özelliklerini yaşamakla sorumlu iken, bunun yerine, kendisini iradesizce cahiliye ahlakına bırakması, elbetteki şüphe oluşturan bir tavırdır.
Mümin vicdanını kullanan insandır. Allah’tan korkup her an Kuran ahlakına uygun bir tavır göstermekle; ve her sözünü, Kuran’a uygun olup olmadığını düşünerek konuşmakla sorumludur.
Mümin, söylenme alışkanlığının, Allah’a inanan, kaderi, dünya hayatının imtihan yeri olduğunu ve ahireti bilen bir insanın ahlakıyla bağdaşmayacağını bilir. Söylenmek, mümin asaletine, Müslüman şuuruna ve müminin vicdanına yakışmayan bir tavırdır. Müslüman gerekirse gördüğü her aksaklığı tek başına ve kendi imkanlarıyla telafi eder, ama yine de bunlardan şikayet eden bir üslupla konuşmaz. Zahiren ne kadar mağdur oluyormuş gibi görünse de, bunu hiçbir zaman için yakınarak dile getirmez. İlgili kişilerle konuşarak ya da gerekli tedbirleri alarak bu durumu ortadan kaldırmaya çalışır; ama asla basit bir cahiliye üslubuyla bunları anlatmaz. Öfkelenecek bir durumla karşılaşsa bile öfkesini yener. Hiçbir zaman için sinirlendiği için, bunu amaçsız bir şekilde dışa vurmaz. İnsanın öfkesinden kurtulmasının yolunun söylenmek olmadığını bilir. Öfkenin ancak Allah’a tevekkül etmekle ve Kuran ahlakına uymakla ortadan kalkacağının bilincindedir.
Dolayısıyla her ne zorlukla karşılaşılırsa karşılaşılsan ‘söylenmemek’ müminler ile cahiliye insanlarını ayıran önemli ahlak özelliklerinden biridir. Dolayısıyla Müslümanların, bu konuya bu bakış açısıyla yaklaşmaları ve Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamak için akıllarını, vicdanlarını ve iradelerini en güzel şekilde kullanmaları, imanın onlara yüklediği güzel bir sorumluluktur.
Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.(İsra Suresi, 53)
15 Ağustos 2010
Popularity: unranked [?]
Enam suresi’nin, 149. ayetinde geçen; ”… ”En ‘üstün ve apaçık’ delil (hüccet) Allah’ındır. ….”ifadesinin ebced değeri 2012 yılını vermektedir
15 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaEnam suresi’nin, 149. ayetinde geçen; ”… ”En ‘üstün ve apaçık’ delil (hüccet) Allah’ındır. ….”ifadesinin ebced değeri 2012 yılını vermektedir
| Kİ: “EN ‘ÜSTÜN VE APAÇIK’ DELİL (HÜCCET) ALLAH’INDIR. EĞER O DİLESEYDİ ELBETTE TÜMÜNÜZÜ HİDAYETE YÖNELTİP İLETİRDİ.”En’am Suresi,149 |
Arapça Okunuşu:
Kul fe lillâhil huccetul bâligah(bâligatu), fe lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
… “EN ‘ÜSTÜN VE APAÇIK’ DELİL (HÜCCET) ALLAH’INDIR. …
lillâhil huccetul bâligah(bâligatu)
126 + 445 + 1433 = 2004 (Şeddeli)
bâligah(bâligatu)= en üstün, en kuvvetli, kesin olan 1433 = 2012
Hz. Mehdi (a.s.)’ın adlarından biri de HÜCCET’tir.

15 Ağustos 2010
Popularity: unranked [?]
33.Bediüzzaman ‘Mehdi’ Değildir Çünkü “Hz. Mehdi (a.s.) ‘Büyük Bir Maddi Kuvvet Ve Hakimiyet Sahibi’ Olacaktır. Bediüzzaman Böyle ‘Büyük Bir Maddi Kuvvet’ Ve ‘Dünya Çapında Böyle Bir Hakimiyet’ Sahibi Olmamıştır.
09 Ağustos 2010 Yazan Harun Yahya![]() |
![]() |
…O zatın ikinci vazifesi, Şeriatı icra ve tatbik etmektir (İslam ahlakının esaslarını hayata geçirmektir). Birinci vazife, maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, BU İKİNCİ VAZİFE, GAYET BÜYÜK MADDİ BİR KUVVET VE HAKİMİYET LAZIM Kİ, O İKİNCİ VAZİFE TATBİK EDİLEBİLSİN (yerine getirebilsin). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman bu açıklamasında, Hz. Mehdi (a.s.)’ın, tüm dünyayı kapsayacak şekilde Kuran ahlakının gereklerini toplum içerisinde hayata geçirme vazifesinin ancak ‘BÜYÜK BİR MADDİ KUVVET VE HAKİMİYETLE GERÇEKLEŞTİRİLEBİLECEĞİNİ’ belirtmiştir. Bu güce sahip olacak tek kişi Hz. Mehdi (a.s.)’dır. Maddi güç ve hakimiyetin olması diğer vazifelerin de yerine getirilmesine vesile olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in döneminden bu yana Müslümanlar arasında bir manevi liderin öncülüğünde böyle bir güç ve hakimiyet sağlanamamıştır. Bediüzzaman da yaşadığı süre içerisinde böyle bir güç ve hakimiyet sahibi olmamıştır. Tüm hayatını Kuran ahlakının tebliğine adamış, bu uğurda her türlü fedakarlığı göze almış, çok büyük bir hizmet vermiş ve ardında çok kıymetli eserler bırakmıştır. Ancak Bediüzzaman’ın bu fikri mücadelesi maddi bir kuvvet ve hakimiyet içerisinde değil; çok kısıtlı maddi şartlar altında ve benzersiz zorluklar içerisinde geçmiştir. Hem Bediüzzaman hem de talebeleri büyük hizmetlerini çok kısıtlı imkanlarla gerçekleştirmişlerdir. Tüm bu zorluklar, Bediüzzaman’ın şerefli mücadelesini daha daha değerli hale getirmiş; ve ihlasıyla, samimiyetiyle Müslümanlara önemli bir örnek teşkil etmiştir. Ancak bir yandan da, bizzat kendisinin de belirttiği gibi bu durum, Hz. Mehdi (a.s.)’ın elde edeceği “gayet büyük maddi kuvvet ve hakimiyet”in Bediüzzaman’ın hayatında söz konusu olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Bediüzzaman da, kendisine Mehdilik yakıştırmasında bulunan kimselere ‘Mehdi’ olmadığını bu delili de öne sürerek açıklamaktadır. |
Popularity: unranked [?]
Hz. Mehdi (a.s.)’in zuhuruna yönelik olarak Risalelerde yeri olmayan çok yanlış izahlar yapılmaktadır
06 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaHz. Mehdi (a.s.)’in zuhuruna yönelik olarak Risalelerde yeri olmayan çok yanlış izahlar yapılmaktadır
Son dönemde bazı Nurcu kardeşlerimiz Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin, Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişi ile ilgili çok açık beyanlarına son derece yanlış yorumlar getirmektedirler. Bu yorumlar Bediüzzaman Hazretlerinin Mehdiyet konusundaki açık ve net izahlarıyla alenen çelişmektedir. Üstelik Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde haber verdiği bilgilere de uygun değildir.
Özellikle Nur talebelerinin içindeki abilerden bazıları Üstad’ın Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili açık ve sarih izahlarını yanlış bir bakış açısıyla değerlendirmektedirler. Oysa Üstad Risalelerinde yer alan ifadelerini Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisleri ve büyük İslam alimlerinin görüşleri doğrultusunda yapmıştır. Ve açık bir şekilde Hz. Mehdi (as)’ın Hicri 1400′de yani içinde yaşadığımız çağda gelecek bir zat olduğunu anlatmıştır. Ancak söz konusu Nur talebeleri Üstadın son derece sarih izahlarını sanki müteşabihlermiş, anlaşılması zor ifadelermiş gibi değerlendirip tekrardan Üstad’ın sözlerini şerh etme cihedine gitmektedirler. Bu son derece büyük bir hata ve Üstad’ın şahsına karşı yapılmış bir ayıptır. Üstad son derece hikmetli konuşan, Risalelerinde çok açık ve net ifadeler kullanarak olayları izah eden bir müceddiddir. Onun açıklamalarını tekrardan tefsir etmeye kalkmak, tefsirin tefsirini, şerhin şerhini yapmak gibi olur ki bu da hiç doğru bir yöntem olmaz.
3. HZ. MEHDİ (A.S.)’IN ÜÇ GÖREVİNİ SÖZDE 3 AYRI KİŞİNİN YAPACAĞI İDDASI TAMAMEN YANLIŞTIR >>>
05 Ağustos 2010
Popularity: 25% [?]
Büyük Ehl-i Sünnet Alimi Şeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) Hazretleri’nin Şeyhi ve Hocası, Büyük Mürşid Gavs Hazretleri Seyyid Abdülhakim Hüseyni (k.s.) diyor ki:
04 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaBüyük Ehl-i Sünnet Alimi Şeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) Hazretleri’nin Şeyhi ve Hocası, Büyük Mürşid Gavs Hazretleri Seyyid Abdülhakim Hüseyni (k.s.) diyor ki:
YAZIYI BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ >>>
03 Ağustos 2010
Popularity: unranked [?]
Hz. Mehdi (a.s.)’nin Alnında Bir Ben Vardır
29 Temmuz 2010 Yazan Harun Yahya![]() |
![]() |
![]() |
Ebu Basir der ki: İmam Muhammed Bakır veya Cafer-i Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: “Ey Ebu Muhammed! Kaim’in (Hz. Mehdi (as)’nin iki alameti (veya alametleri) vardır. BAŞINDA BİR BEN ve BİR İZ vardır…”
(Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 253) |
Popularity: unranked [?]
Hz. Mehdi (a.s.) İnsanların Gözünden İki kez Kaybolacaktır
20 Temmuz 2010 Yazan Harun Yahya![]() |
![]() |
![]() |
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin mücadelesine başladığı ilk dönemlerde ‘iki kez ortadan kaybolacağı’ haber verilmiştir.
“Ebu Abdullah Hüseyin bin Ali aleyhi’s-selâm’dan şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Bu işi yapacak olanın (yani Mehdi’nin) iki gaybeti (kayboluşu, görünmemesi) vardır. Bu iki gaybetin biri o kadar uzayacak ki, bazıları: ‘O öldü’, bazıları da: ‘O gitti’ diyeceklerdir. Ne onu sevenler, ne de başkaları onun yerini bilemeyecekler, sadece ona çok yakın hizmetçisi onun yerini bilir.”" ( el-Saa Fi Eşrat-is Saa, s. 93 Mısır bas.) |
Popularity: unranked [?]
”Günaydın’’, ‘’Afiyet Olsun’’, ‘’Çok Yaşa’’, ‘’Geçmiş Olsun’’ Gibi İyi Niyet Dileklerinde Müminin Üslup Farklılığı
19 Temmuz 2010 Yazan Harun YahyaHepsini Seç
Toplumda alışkanlık haline gelmiş bazı konuşma kalıpları vardır. Bu, tüm insanların kullandığı ortak bir dildir. Sabah kalkıldığında “Günaydın”, akşam karşılaşıldığında “İyi akşamlar”, gece yatarken “İyi geceler, iyi uykular”, yemek yerken “Afiyet olsun”, hastalanıldığında “Geçmiş olsun”, bir iş yaparken “Kolay gelsin”, hapşırıldığında “Çok yaşa” gibi…
Hemen her insan, çocukluk yıllarından itibaren çevresinden gördüğü bu kalıplaşmış üsluba düşünmeden uyum sağlar. Oysaki insanın tüm bu sözleri söylerken, bu güzel dilekleri gerçekleştirecek olan yegane gücün Allah olduğunu unutmaması ve bu önemli gerçeği konuşmalarında ifade etmesi gerekir.
Mümin attığı her adımda, söylediği her sözde, aklından geçen her düşüncede şuurludur. Hayatı boyunca yaşadığı her olayın yalnızca Rabbimiz’in dilemesiyle gerçekleştiğini asla unutmaz. Bir insana gününü ya da gecesini güzel geçirtecek, hastalandığında sağlık ve şifa verecek, uykusunda huzur ve rahatlık verecek, yediği yemeği lezzetli ve faydalı kılacak ya da yaptığı işi kolaylaştırıp sonuçlandıracak olan yalnızca Yüce Rabbimiz’dir.
Bunun yanı sıra müminin hayatta en derin ve en yoğun sevgiyle sevdiği, en bağlı, en sadık olduğu Yüce Rabbimiz’dir. Sevdiği birçok insan, olay ya da nesne aklından zaman zaman çıkabilir. Ama Allah’a olan sevgisi o kadar güçlüdür ki, 24 saat her an her saniye Rabbimiz’in varlığının, gücünün, sevgisinin, dostluğunun, merhametinin, adaletinin şuurunda olarak yaşar. Aklında Allah’ın varlığının ve hakimiyetinin olmadığı tek bir an bile olmaz.
Ve mümin için Allah’ı zikretmek, Allah’ı anıp yüceltmek çok büyük bir ibadettir. Aynı zamanda da bu müminin ruhunun en lezzet aldığı nimetlerden biridir. Bu nedenle hemen her fırsatta Allah’ı anmak, Allah’ın şanını yüceltmek, Allah’ın büyüklüğünü dile getirerek Allah’ı övmek ister. Kullandığı her üslupla Allah’a olan sevgisini, bağlılığını, teslimiyetini dua mahiyetinde ifade etmek ister. Dolayısıyla müminin her hali ve tavrı gibi, günlük hayattaki üslubu da diğer insanlardan çok farklıdır.
Müminlerin İyi Niyet Dilekleri Nasıl Olmalıdır?
Mümin her sözü söylerken, o eylemi gerçekleştirecek olanın mutlaka Allah olduğunu belirtir. Her iyi niyet dileğinde, o güzelliği Allah’tan istediğini dile getirir.
Örneğin:
“Günaydın” yerine “Allah gününü aydın etsin”,
“İyi akşamlar” yerine “Allah hayırlı, iyi akşamlar versin”,
“İyi geceler” yerine “Allah güzel geceler versin”,
“İyi uykular” yerine “Allah güzel uykular versin”,
“Afiyet olsun” yerine “Allah afiyet versin”,
“Geçmiş olsun” yerine “Allah hastalığına şifa versin”,
“Kolay gelsin” yerine “Allah işinde kolaylık versin”,
“Çok yaşa” yerine “Allah uzun ömürler versin” gibi, Allah’ı anarak ve bu dilekleri yerine getirecek olan Yüce Rabbimiz’in adını zikrederek karşılık verir.
Bunun yanı sıra bir kişi kendisine, Allah’ın ismini anarak bu şekilde bir iyi niyet sözü söylediğinde de, yine imandaki şuurunu gösteren bir üslupla cevap verir. Örneğin kendisine “Allah hayırlı günler versin” diyen bir kişiye sadece, “Sana da” diyerek cevap vermez. Yine mutlaka Allah’ın adını zikredip Rabbimiz’i yüceltir. “Allah sana da hayırlı günler versin” diyerek cevap verir. Ya da kendisine “Allah rahatlık versin” diyen bir mümine, -Allah’ı tenzih ederiz- “Sana da rahatlık versin” gibi bir söz söylemez. “Allah sana da rahatlık versin” der. Allah’ı düşünerek de olsa, Allah’ın ismini söylemeden bu tarz bir ifade kullanmaz. Üslubundaki ufacık bir eksikliği dahi, Allah’a duyduğu sevgisine, bağlılığına ve dostluğuna yakıştırmaz.
Bu müminin güzel ahlakındandır. İman eden bir insan yalnızca Allah’ın yaratacağını bildiği bir olaydan Allah’ın adını anmadan bahsetmeyi vicdanen kabul edemez. Karşısındaki kişinin üslubu her nasıl olursa olsun, onun vereceği karşılık mutlaka Allah’ın ismini anarak, Rabbimiz’i yücelterek olur. Müminlerin sahip olmaları gereken bu ahlak, bir ayette şöyle bildirilmiştir:
“İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na bunlarla dua edin. O’nun isimlerinde ‘aykırılığa (ve inkara) sapanları’ bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır.” (Araf Suresi, 180)
Allah’ı Anmak En Önemli İbadettir
Allah’ı her an akılda tutmak, Kuran ayetlerini düşünmek insanın aklının ve şuurunun sürekli açık olmasını sağlar. Böyle olunca da, kişi Kuran’ın emirlerine ve yasaklarına uymada büyük titizlik gösterir.
Allah’a sürekli dua eder. Herşeyi Allah’tan ister, her konuda Allah’a başvurur, kendini tamamen Allah’a teslim eder. Bir mümin için Allah’ı anmak “…Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet) tür…” (Ankebut Suresi, 45) ayetiyle bildirildiği üzere en önemli ibadettir. İman eden bir insan günlük hayatın akışı içinde Allah’ı geçici de olsa aklından çıkarmaz, Allah ile olan manevi bağlantısını bir an bile koparmaz. Müminlerin bu üstün ahlakı Kuran’da şöyle haber verilmiştir:
“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran Suresi, 191)
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 73. sayı (Temmuz 2010) 26. sayfada yayınlanmıştır.

![]() |
|
|||||||||||||||||||||||||
Popularity: unranked [?]












